YOLSUZLUĞUN NEDENLERİ

 

I-YOLSUZLUKTA  VATANDAŞIN VE DEVLETİN ROLLERİ

1- Vatandaşın Rolü

         Yolsuzluğun geçmişi, insan topluluklarının yöneten-yönetilen olarak kendi içinde ikiye ayrılmasına kadar uzanır. Yöneten-yönetilen ayrımının olmadığı bir toplumda yolsuzluktan söz etmek imkansızdır. Doğası gereği her zaman her yerde kamu gücünü elinde bulunduran yönetenler aslında yönetilenler karşısında sayıca küçük bir azınlıktır. Önceleri yönetenlerin yani iktidarı elinde bulunduranların çıkarı toplumun çıkarıymış gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Zamanla bu anlayış değişmiş, yerine egemen sınıfın çıkarı düşüncesi geçmiş, ancak uzun savaşımlar sonucunda bazı ülkelerde toplumdaki sınıfsal dengelerin yeniden kurulmasıyla, ulusal-kamusal çıkar kavramı varlık kazanmıştır.[1]

Türkiye'de esas olarak, vatandaşların nezdinde ki yozlaşmanın başlangıcı ise, iç göç olgusunun ivme kazandığı, hukuk devleti kurallarının, yanlış bir popülizme kurban edildiği 1950'li yılllardan başlayan bir gecekondulaşma olayı ile çok yakından bağlantılıdır.

          Sanayileşmeye dayalı olmak yerine, tarımdaki makinalaşmanın ortaya çıkardığı bir iç göç olgusu da, 1950'li yıllardan beri, Türkiye'yi etkilemektedir.

           Siyasal iktidarların bu iç göç karşısında, arsa üretmek yerine, kaba kuvvetle yapılan gaspın meşrulaştırılmasına yönelik "gecekondu affı" politikaları, Türkiye'deki hukuk devletini sarsan en önemli olaylardan biridir.

Çünkü kırsal alanlardan gelerek, mafya ve benzeri örgütler aracılığı ile hazinenin, belediyelerin ve kimi zaman da özel şahısların mülkiyetinde bulunan arsaları gasp eden ve böylece zenginleşen aileler, bir süre sonra, bu yöntemi yaşamın tüm alanlarında kullanmaya başlamış ve sonuç da almışlardır.

Herkesin" rüşvet aldığı" bir yapı içinde, birey ile sistem arasında bir kısır döngü oluşmakta, bireyler sistemi, sistem de bireyleri besler hale gelmektedir.

Toplumda sınıfsal dengelerin bozulması, topluma egemen bir sınıfın yalnızca kendi çıkarlarını gözetmesi ya da daha geri bir aşamaya dönerek yalnızca ayrıcalıklı kişilerin çıkarları söz konusu olduğunda yolsuzluk için doğal bir ortam ortaya çıkmış demektir.

Bu nedenle de ulusallık, ulusal birlik, ulusal çıkar kavramları değer kazanmamış ya da değerini yitirmiş  ve bireylerin de bu kavramları üstün ahlaki değerler olarak görmediği toplumlarda yolsuzluklar birbirini izlemektedir.

.        Olaya TÜRK TOPLUMU açısından bakıldığında, özellikle 1980 li yıllardan sonra ülkemizde uygulanan politikalar sonucunda insanımızın fıtratında var olan, yardımlaşma, şükür duygusu, elde kileriyle yetinmeyi bilme duygularının yerini, ne yazık ki lüks yaşama isteği, kısa zaman da köşeyi dönme ve zengin olma isteği ,bencillik gibi duygular almıştır. Yine bu yıllarda yaşanan bankerlik yolsuzlukları, hayali ihracatlar, devlet teşvikleri gibi olaylar sonucu siyaset bile bir para kazanma aracı olarak görülmeye başlanmıştır. Bunun sonucu olarak  insanlarımız ‘devlet malı deniz...’sözünden hareketle ‘yapanın yanına kar kalıyor’ düşüncesine kapılmış hatta yolsuzluk yapanları takdir eder hale gelmiştir.

 Bütün bunların yanı sıra özellikle son yirmi yılda kültürel yapımızda meydana gelen bozulmalar da yolsuzluğu destekler boyutlara ulaşmıştır.  Prof.Dr. Emre KONGAR’a göre kültürel yapımız,  rüşveti iki biçimde desteklemektedir.

Birinci olarak, 1980’ lerden itibaren yaşanan süreç sonunda, ne yazık ki kültürümüzde, "bal tutan parmağını yalar", "devletin malı deniz, onu yemeyen domuz" gibi "özdeyişler" yer almıştır.

İşin daha da acıklısı, bu "özdeyişlere" daha bir kaç yıl önce, "benim memurum işini bilir" biçiminde çok daha "çağdaş" ve hatta güncel sözlerin de Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst makamlarına gelmiş kişiler tarafından katılmış olmasıdır. Böylece, "toplumsal değerlerimiz" adeta rüşveti özendirir bir hale gelmiştir.

İkinci olarak, kültürel yapının bir eksikliğinin bir başka toplumsal yansımasının, rüşvet olayının engellenmesinde işlevsel olamadığını görüyoruz. Bu yansıma, "kamu yararı" kavramının bir "vatandaşlık bilinci" biçiminde gelişmemiş olmasıdır.

Osmanlı döneminde "kul" anlayışı ile, "kamu yararı" kavramını "büyüklerine" bırakmış olan insanlar, Cumhuriyet döneminde de, "kulluktan vatandaşlığa" terfi ederken, sadece "bireysel çıkarlarının" bilincine varabilmişler, ama bireysel çıkarların da bir anlam ifade edebilmesi için gerekli alt yapının kaynağı olan "kamu yararı" kavramını ne yazık ki geliştirememişlerdir.

Böylece, "tarih ve tabiat varlıkları" gibi "kamu mülkiyetinde" bulunan yerlerin yağmalanarak, özel mülkiyete geçirilmesi sırasında, kimse kendi yararını da kapsayan kamu yararının yanını tutmamaktadır. Kentin en işlek yerine, yoğunluğu müthiş arttıran ve trafik dahil tüm yaşam etkinliklerini felç eden bir gökdelen dikilmesinde, kimse, "toplum yararı"nı düşünmemektedir. Yeşil alanların yağmalanmasında, kimse,  kendisi de dahil, kent halkının gereksinmesinin savunuculuğunu yüklenmemektedir.

Sonuç olarak sürekli yağmalanan ve bir süre sonra yaşanmaz hale gelen, içinde yağmacıların da yaşaması olanaksızlaşan kentler üretmekteyiz. Aynı biçimde "vergi mükellefi" ve "vatandaşlık" bilincimiz gelişmediği için,  bizim vergilerimizden gelen fonların,  ya da bizim mevduatımızdan kaynaklanan paraların ötekine berikine, kişisel çıkar uğruna kredi ya da teşvik olarak verilmesinin peşinde koşmamaktayız.

 Hal bu ki , bugün için dünyada devletler arasındaki tüm ilişkiler ve dostluklar bile milli menfaatler üzerine kurulmuştur. Bugünlerde ABD’nin Afganistan’a müdahalesi ile Irak’a müdahalelerinin arkasında da kendi menfaatlerinin varlığı, kendi yetkililerince de ifade edilmektedir.

Yeryüzünde rüşvet ve buna benzer kamu düzenini bozan yöntemlerin yüzyıllardır mevcut olduğu, rüşvetin tarihçesinin devletlerin tarihleri kadar eski olduğu da bir gerçektir.

İnsanoğlunun bugün ulaştığı evrim düzeyi, yolsuzlukları olanaksız kılacak bir olgunluk düzeyinde değildir. İnanç sistemleri içindeki, tanrı ve cehennem korkusunun, genellikle insanoğlunu her eyleminde dürüst olmaya yöneltmediği bilinmektedir. Kültürün, etiğin, inanç sisteminin de ki  günah korkutmasından genellikle daha etkili olduğu da bilinen bir olgudur. Bu nedenle gelişmiş sanayi toplumlarında yolsuzluğun yaygınlık derecesi daha azdır. Kuşkusuz bu, büyük yolsuzluklar bakımından bu ülkelerin öne geçmesini engelleyici değildir.

 Günümüzde küreselleşmeyle birlikte yaygınlaşan yolsuzlukla mücadele bir tek ülkenin değil, tüm dünyanın sorunudur. Yolsuzlukla birlikte artan ahlaki çöküntü, ülkelerin hem ekonomisini, hem toplumsal dokusunu, hem de demokratik sistemini zedelemektedir. Anılan nedenlerle  geçiş ekonomilerinde ve gelişmekte olan ülkelerde demokrasiye geçiş aşamaları uzamakta ve zorlaşmaktadır.

İki yüzlülüğün insan davranışlarına egemen olması nedeniyle (çoğunlukla kimse açıkça yolsuzluk yaptığını itiraf edemez, veya dolaylı olarak yolsuzluğa neden olduğunu, yolsuzluk yapanları bile bile siyasal-ekonomik zarar noktalarına getirdiğini kabullenmez) yolsuzlukla savaşmak sanıldığından daha zordur. İnsanlar, inanç sistemleri veya dünya görüşleri ile davranışları arasındaki çelişkiyi her zaman meşrulaştıracak veya sıradanlaştıracak nedenler icat etmede halen çok başarılıdır. Bu nedenle, vicdanları rahatsız olmadan ve topluma zarar verdiklerini fazlaca düşünmeden bireysel çıkarları azamileştirmeye öncelik verebilmektedirler.

Herkes kendi çıkarını azamileştirmek için aşırı gayret göstermektedir. Günümüzde, özellikle 1980’li yıllardan sonra herkes kısa yoldan köşeyi dönmek istemektedir. Bu durum biraz da günümüzde ekonomiye egemen olan kapitalist sistemin telkin ettiği bir durumdur. Kapitalist sistemin en önemli unsurları olan firmalar açısından bakıldığında bu durum daha da net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Şirketlerin içini boşaltmaktan, sanayi casusluğuna, ihale yolsuzluklarına, rüşvet mekanizmalarının sistematikleşmesine kadar her şeyin doğal karşılanabileceği, ekonomik çıkar çekişmelerinin had safhaya vardığı bir dünyada yaşar duruma gelmiş bulunmaktayız.

 Yolsuzlukların son on yılda hızla artış eğilimi göstermesinin altında sistemden gelen etkilerin de rolü bulunmakta olup, bu rol insanın doğasını olumlu yöne çevirmek yerine, daha da yozlaştırmaktadır. Özellikle siyasal ve ekonomik karar alma noktasında bulunan, karar alma mekanizmalarında yozlaşma eğilimi daha bariz bir şekilde göze çarpmaktadır. Dünyada uygulanan küreselleşme politikaları da bu yolsuzlukları pekiştirici bir rol oynamaktadır.

TESEV’in çıkarmış olduğu “Hane Halkı Gözünde Türkiye’de Yolsuzluğun Nedenleri ve Önlenmesine İlişkin Öneriler” konulu kitapta Türkiye genelinde Ekim-Kasım 2000 tarihlerinde farklı mesleklere mensup farklı yerlerde ikamet eden 3021 kişi üzerinde yapılan ankette insan unsuruna dayalı yolsuzluğun nedenleri aşağıdaki gibi belirlenmiştir.[2]

§        Kamu görevlilerinin maaşlarının özel kesime göre düşük olması

§        Kamu personelinin istihdamında atanmasında ve yükseltilmesinde liyakat esasının dikkate alınmamış olması. Bunun yerine siyasi tercih, hemşehricilik yada dini etnik tercihe göre değerlendirilme yapılması

§        Kamu personelinin çalışma performansıyla maaş politikası arasında uyumun olmaması. Çalışan yada çalışmayanın aynı maaşı alması. Maaşta çalışma statüsündeki farklılıklarından kaynaklanan uçurumlar. Örneğin, genel müdürden fazla maaş alan  işçi statüsündeki odacılar.

§        Yolsuzluk durumunda yakalanma olasılığı ile alınacak cezanın ağır olmaması

§        Hesap sorabilecek sivil toplum örgütlenmesinin olmayışı yada etkisizliği

§        Toplumdaki ahlaki erozyon

§        Hızlı nüfus artışı

         Bu günlerde ise artık kaybedilen eski güzel değerlerimizin tekrar toplum tarafından aranır hale geldiğini görmekteyiz. Bunun sonucu her ortamda temiz toplum,temiz yönetim isteği yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştır. Temiz toplum ise,bireylerin Milli ve Manevi değerlerine sahip çıkmasıyla mümkün olabilecektir.

2- Devletin Rolü

         Yolsuzluk tedavisi mümkün olmayan bir hastalık değildir. Dünyanın her yerinde hemen hemen aynı nedenlerden dolayı ortaya çıkmakta olup, yolsuzlukla mücadelede uygulanan reçetelerde birbirinin aynısıdır. Artık küresel hale gelmiş olan yolsuzlukla mücadelede küresel düzeyde yapılmaktadır. Yöneticilerin hesap verdiği, kural ve kanunların herkese eşit uygulandığı  devlet harcamalarında şeffaflığın olduğu, çoğulculuk, ifade özgürlüğü, özgür basın, bağımsız yargı ve etkin denetimin mevcut olduğu ülkelerde, yolsuzlukla kolayca mücadele edilmektedir. 

Siyasal gücün ve karar yetkisinin yalnızca sorumluluğu olmayan bir azınlığa bırakıldığı yönetimlerde, yolsuzluğun serpilip yayıldığını görürüz. Buna karşılık düşünce özgürlüğü, can ve mal güvenliği bulunan çoğulcu, hoşgörülü ülkelerde, yani hukukun egemen olduğu gerçek demokrasilerde, yolsuzluğun ortaya çıkarılması ve kökü kurutulamasa bile azaltılması, daha kolay mümkün olabilmektedir.

Ama sanılmasın ki demokrasilerin yolsuzluk denen hastalığa karşı bağışıklığı vardır. Zira, siyasal rejim ne olursa olsun, nerede hukuksuzluk veya bilgi yetersizliği varsa orada yolsuzluk vardır ve demokrasiler bunun dışında değildir. Demokratik bir ülkede, yolsuzluğun ilk aşamada görünen sonucu, halkın zorda kalması, sıkıntıya düşmesi ise de asıl kötülük, kamu kurumlarının saygınlığının azalması, demokrasiye inancın zayıflaması ve giderek rejimin yozlaşması olarak ortaya çıkar. Diğer taraftan, Singapur gibi bazı pek demokratik olmayan ülkelerde yolsuzluklara karşı başarı kazanılmış olmasından hareketle demokrasilerde yolsuzlukla savaşıma elverişli olmayan bir yapı olduğu ileri sürülebilmektedir. Oysa demokrasi, sadece siyasi kadronun halk oyuyla belirlendiği bir yönetim biçimi olarak değil, ülkeyi ve halkı ilgilendiren her konuda kamu oyunun bilgilendirildiği, halkın karar süreçlerinde katılımının sağlandığı; hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve bireysel özgürlüklere önem verilen bir siyasal sistem olarak tanımlanırsa; diğer bir deyişle saydamlık ve katılımcılık, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, demokrasi tanımının ana öğeleri sayılırsa, yolsuzlukların demokrasilerde de önlenebileceği görülür. Gerçekten, saydamlık yolsuzluklara girişilmemesini, girişilmiş ise sorumluların belirlenmesini; katılımcılık, oluşum aşamasında veya gerçekleşmiş yolsuzlukların sivil toplum kuruluşları tarafından izlenmesini, kovuşturulmasını; hukuk devleti, sorumluların kimliğine ve konumuna bakılmaksızın cezalandırılmasını ve insan hakları ise yolsuzluklara karşı savaşım veren bireylerin özgürce ve güvenlik içinde bu çabalarını sürdürmelerini ve fakat aynı zamanda haksız yere yolsuzlukla itham edilenlerin haklarını savunmalarını sağlayacak demokratik kurumlardır.

Siyasal rejim olarak demokrasinin, Hukuk devleti ilkesinin ve insan haklarına saygının esas alındığı ülkelerde zamanla  devletin rolünün artması kısa dönemde onurlu bürokratları etkilemez. Ayrıca kamu görevlileri yolsuzluk işlemine karışmak istemezler ve rüşveti reddederler. Ancak, böyle bir geleneğe sahip olmayan ülkelerde, kamu görevlilerinin sorumlulukları iyice belirlenmemişse ve kamu yönetiminde şeffaflık söz konusu değilse, yüksek vergi oranları ve kamu harcamaları, kamu görevlilerinin yolsuzlukla ilgili davranışlarını doğrudan etkiler. Bu tür davranışların zaman içinde tekrarlanması ile kamu görevlileri rüşvetçilere yakınlaşabilir ve kuralları çarpıtarak uygulayabilirler. Rüşvetle iş yapma süreci bir kere başladı mı, diğer dürüst çalışan kamu görevlilerini de etkiler ve bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmaya başlar. Önceleri şok yaratan yolsuzluk olayları, zamanla daha az şok edici hatta zamanla tolerans gösterilebilir bir konuma gelir. Böyle bir olaya maruz kalan ülkelerde, hükümetler resmi görevlileri cezalandıramazsa bu durumun giderek yozlaşması kaçınılmaz olur.11

Siyasetçi ve bürokratın (bunun karşılığında rant yapma kavgası veren şirket yöneticisinin ) yozlaşma olgusu, dünya ölçeğinde her geçen gün daha da yaygınlaşmaktadır. Bunun da iki önemli nedeni vardır. Gelir ve servet dağılımının gittikçe uçurumlarla bölünecek denli bozulması, ile sistemin küreselleşmesinin  yarattığı vahşi rekabet çekişmeleridir.

Yozlaşma biçimleri ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Örneğin,  Türkiye’de devletin ekonomik kararlarının doğurduğu rantların yapılaştırılmasında düzenleyici rol oynayan bürokrasinin yetkilerinin 80’li yıllardan itibaren giderek siyasi kadrolara kaydırılması, siyasi karar mekanizmalarının başındakilerin kişisel yönetim üslubunu benimsemesi ve firma bazında kayırmaya olanak tanıyacak ekonomik karar birimleri (kamu özel fonları) yaratmaları, bürokratların bağlı oldukları Bakanları bile atlayarak doğrudan Başbakan ya da Cumhurbaşkanı aracılığıyla kamu kesimini bağlayıcı ilişkiler kurabilmeleri, üst düzey bürokratların siyasete sıçramalarının yaygınlaştırılması vb. nedenlerle iktisadi ve mali kararlar artan boyutlarda bireyselleşmeye başlamıştır. Böylece, yozlaşma-yolsuzluk kozası daha sıkıca örülmeye başlanmıştır.

Yolsuzluklar, toplumun fertlerinin refahına harcanması gereken kaynakların, bazı kişi ya da kişilere bırakılması, daha doğru bir ifadeyle, bu kişilerce çalınması anlamındadır. Başka bir ifadeyle yolsuzluk, toplumun bir kesiminin daha çok yoksullaşması anlamına gelmektedir.

Gelir Dağılımı Bozukluğu” sebeplerinden biri de, toplumun bütününe ait bu kaynakların bir kısmı kamu görevlisi veya onlarla işbirliği yapan kişilerce çalınmasıdır. Bu durum, hem milli ekonomi ve hem de vergi ödeyiciler açısından çok olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Devlete karşı bir güvensizlik ortamı yaratmakta ve sonuçta vergiye karşı bir direnç oluşturabilmektedir.

Küreselleşmeyle birlikte yaygınlaşan yolsuzlukla mücadele bir tek ülkenin değil, tüm dünyanın sorunudur. Yolsuzlukla birlikte artan ahlaki çöküntü, ülkelerin hem ekonomisini, hem toplumsal dokusunu, hem de demokratik sistemini zedelemektedir. Geçiş ekonomilerinde ve gelişmekte olan ülkelerde demokrasiye geçiş aşamaları uzamakta ve zorlaşmaktadır.

Yolsuzluğun artması bir ekonomiye devlet müdahalesinin artması ile yakından ilgilidir. Yolsuzlukla mücadelede devletin rolünün yeniden belirlenmesi gerekmektedir.

Devlet idaresinde, idare eden ile edilenler arasındaki ilişki dengesi çok hassas bir konudur. İki grup arasındaki ilişki sınırını tespit  etmek, oterite menfeat dengesini sağlamak, idare sanatının en zor yönüdür. İdare edenlerin dürüst davranmamakta ısrar etmeleri ,sistemi çok defa tehlikeye sokmuştur. Önce vatandaşın güveni sarsılır, sistemi savunanlar azalır sonunda sistem  veya rejim sıkıntıları baş gösterir. Bu nedenle yöneticilerin toplumun tahammül sınırını iyi bilmesi gereklidir. Toplumdan kopan, sırt çeviren, içine kapanan idarelerin akıbeti tehlikededir.

Rüşvetin tersi şantajdır. Yani bir gücün nakit ya da başka bir değerli şeyin ödenmesindeki tepkiyi teminat altına alacak şekilde istismar edilmesi ya da istismar edilme tehdididir. Devletin rüşvetçiliği terimi, çeşitli kamu mallarının ve kamu fon harcamalarının kontrolünün güç meydana getirmek ya da ilişkileri kontrol etmek amacıyla istismar veyahut belki de daha doğru bir deyişle suiistimal durumunda kullanılabilen bir terimdir.

Küreselleşen dünyamızda yaşanan son ekonomik krizler,başta sermaye sahipleri olmak üzere, konuyla ilgilenenlerin tümüne önemli dersler verilmiştir. Şirket ve bankaların mali tablolarının  gerçeği yansıtmaması, bilgi akışındaki eksiklikler ve buna ilaveten iki rakamlı milyar dolarlarla ifade edilen ve iktidar sahiplerinden başlayan rüşvet ve yolsuzluk olayları, olmazsa olmaz bir zorunluluğu açıkça gözler önüne sermiş olup bunlarla mücadelenin zorunluluğu açıkça ortaya çıkmıştır.

  Bu zorunluluk şeffaflık zorunluluğudur. Rüşvet, yolsuzluk, kayırma, sermaye sahiplerinin, kitlelerin bilgi sahibi olmadıkları ortamlarda  hayat suyu bulur, kök salar.

Bilişim teknolojilerinden yararlanma konusundaki gelişmeler, bu kurumların her birinin işlevlerini yerine getirmesinde büyük olanaklar sağlamış olmakla beraber, özellikle saydamlık konusunda Bilişim Teknolojileri vazgeçilemez bir duruma gelmiştir.

Bilindiği gibi Devlet, yavaş yavaş e-Devlet haline dönüşürken, kamu kurum ve kuruluşlarının çalışmaları da iletişim ve bilişim teknolojilerine gittikçe daha çok dayanır hale gelmekte, bu çalışmalarla ilgili iş süreçleri ve işlemler sırasında üretilen veya derlenen bilgiler ise elektronik ortamda sınıflandırılmakta ve saklanmaktadır. Bugün kamu kurum ve kuruluşlarının yöneticileri ve politikacılar e-bilgi olarak adlandırabileceğimiz bu bilgilerin önemini çok iyi kavramışlar ve hem karar verme sürecinde, hem de verilen kararların uygulanması, izlenmesi ve alınan sonuçların duyurulması veya reklamının yapılması sırasında kullanmaya başlamışlardır.

Diğer taraftan, kamu kurum ve kuruluşlarında biriken bu bilgiler, özel sektör kurumları, sivil toplum kuruluşları ve sade yurttaşlar tarafından çeşitli amaçlarla aranılan değerler haline gelmiştir. Bilgiye duyulan bu isteklerin büyük kısmı, kuruluşların ve kişilerin doğrudan doğruya özel yararları ile ilgili bulunmaktadır. Zira kuruluşların veya bireylerin kendilerini ilgilendiren konularla ilgili olarak, kamu kurum ve kuruluşlarında ne gibi kararlar alındığını, ne gibi bilgiler üretilip derlendiğini bilmeleri hem gerekli hem de yararlı olmaktadır. Kamuda alınan kararların ve üretilen veya derlenen bilgilerin bir kısmı da bizleri toplumsal, ekonomik veya kültürel bakımdan genel bir bakış açısı ile ilgilendirmektedir. Kamu kurum ve kuruluşlarının faaliyetleri ile ilgili saydamlık isteklerinin temelinde bu özel ve genel yararlar yatmaktadır.

Ancak saydamlığın bir başka açıdan, yolsuzluklarla savaşım açısından da, yararlı olduğu gözden kaçmamalıdır. Gerçekten, saydamlık sayesinde, kamu kurum ve kuruluşlarının faaliyetleri, başta bu faaliyetlerle doğrudan ilgili kişi ve kuruluşlar olmak üzere, herkes tarafından bilinebilmektedir. Bu ise yukarıdaki tabloda özetlenen Yolsuzluk Doğuran Etmenlerin büyük bir kısmının etkisinin azalması ve hatta bazen tamamen ortadan kalkması sonucunu doğurabilecektir. Özellikle tabloda Altyapı Gereksinimleri başlığı altında gösterilen Bilgi, İletişim ve Denetim Eksikliklerinin giderilmesinde, saydamlığın gerekliliği ve yararlılığı hemen anlaşılabilir. Saydamlık ortamının getireceği aydınlık, tabloda Uyumsuzluklar ve Dengesizlikler başlığı altında açıklanan durum ve koşulların, kamu oyunun dikkatine sunulmasına, diğer ülkelerle karşılaştırmalar yapılmasına ve bu uyumsuzluk ve dengesizliklerin doğurduğu sonuçların irdelenmesine de olanak sağlamak suretiyle, yolsuzlukla savaşıma yardımcı olabilmektedir. Kamu kurum ve kuruluşlarınca üretilen veya derlenen bilgilerin yukarda açıklanan yararları dolayısı ile son zamanlarda Bilgiye Erişim Özgürlüğü adı verilen demokratik bir hakkın önem kazanmasına ve pek çok ülkede bu hakla ilgili yasal düzenlemeler yapılmasına yol açmıştır. Buna karşılık, kamu kurum ve kuruluşlarında özel ve tüzel kişilerle ilgili olarak üretilen veya derlenen bilgilerin bilerek veya istenmeden kötüye kullanılması olasılığının önlenmesi gerektiğinin bilincine varılmış ve gerek uluslararası sözleşmeler ve gerek ulusal yasalarda Kişisel Verilerin Korunması, bireysel haklar ve özgürlükler içinde yerini almıştır.

İletişim ve bilişim teknolojilerinin, kamu kurum ve kuruluşlarında kullanılmasının yaygınlaşması, daha açık bir ifadeyle, e-devlet’in oluşumu, hem kamu kurum ve kuruluşlarındaki bilgilerin üretilmesini ve derlenmesini artırmış, hem de bu bilgilerin, ilgililerin ve kamu oyunun incelemesi ne sunulmasını kolaylaştırmıştır.

Yalnız bu sunuşun bazı yasal kısıtlamalara tabi olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Yasal kısıtlamalar, kamu güvenliği, genel ahlak, özel yaşamın gizliliği gibi bazı ilkelerle ilgilidir. Bunun dışında, bir de işin doğası gereği uygulanması gereken kısıtlamalar vardır. Önce, hazırlık veya karar aşamasında olan projeler ve çalışmalarla ilgili bilgilerin açıklanmasının, siyasal veya yönetsel faaliyetleri aksatabileceği göz önüne alınmalıdır. İkinci olarak, bilgilerin açıklanması, işin görülmesi için gereken işlere ek olarak bazı işlemler yapılması ve giderlere katlanılması ihtiyacını doğurur ki her zaman bunun için gerekli zaman veya parasal kaynak ayrılması mümkün olamayabilir veya yerinde görülmeyebilir. Üçüncü ve daha önemli olarak üretilen veya derlenen her bilginin bütün ayrıntıları ile açıklanmasının, gereğinden fazla bilgi yığılması suretiyle bilgi kirliliği yaratıp yaratmadığına dikkat edilmelidir. Bu kısıtlama nedenlerine rağmen, saydamlığın yolsuzlukta savaşımda çok önemli bir araç olduğunu unutmamak ve mümkün olan en yüksek derecede sağlamak gerekmektedir.

II- YOLSUZLUKLARIN OLUŞUMUNDA BÜROKRATİK YAPININ ETKİSİ

         Yolsuzlukların oluşumunu etkileyen, yolsuzlukların ortaya çıkmasını engelleyen unsurlardan bir diğeri, belki de en önemlisi Bürokrasinin durağan, korkak, yeniliklere kapalı yapısıdır. Bürokrasinin bu konusundaki belli başlı aksaklıklarını şu ana başlıklar altında inceleyebiliriz.[6]

1)   Gizlilik;

Max Weber. “Yasal gizlilik kavramı bürokrasinin önemli bir keşfidir. Bürokrasi hiçbir şeyi bürokratik gizlilik kadar savunmaz” derken, büyük bir gerçeği ifade etmektedir. Türk bürokrasisi çok sıradan evrakların üzerine “Gizli”, “Çok Gizli” kaşesini basmaktan çekinmez. Bu belgeleri müfettişe bile gösterirken son derece “hasis”dir. Yolsuzluklar, yasa ihlalleri, uygulama hataları kamuoyunu mal olduğunda, medyada yer aldığında, müfettişlere verilen görev genellikle, bu iddiaların doğru olup olmadığı değil, “bunları basına sızdıranın kimliğinin  tespit edilmesi”dir. Başka bir deyişle, bürokrasi için ; “kutsal gizliliğin” ihlali, yolsuzluğu yapanın tespit edilmesinden, yasaların ihlalinden çok daha fazla önemlidir. İhalelerin gizli yapıldığı, belgelerin müfettişlerden saklandığı, açılığı yasalarla teminat altına alınan (tapu kayıtları, nüfus kayıtları) kayıtlara bile çok zor ulaşılabildiği bir bürokratik yapıda yolsuzluklarla sağlıklı bir şekilde mücadele etmenin çok zor olduğu ortadadır.[3]

2)   Sorumluluktan Kaçma

 Siyasi yapının çok sık değişmesi, bürokratların sorumluluktan kaçma eğilimini daha da artırmaktadır. Kısa süre içerisinde değişen siyasi yapının kendilerinden hesap sormasından çekinen bürokrasi, işleri yavaşlatmakta, karar vermekten çekinmekte, gereksiz yazışmalara girmektedir. Bu yaklaşımın sonunda açık bir yolsuzluk oluşmasa da; işlerin yavaşlamasına, halkın mağduriyetine neden olmakta, çarkın yavaş işlemesinden faydalanan bazı memurların rüşvet almasına müsait bir ortam oluşmaktadır.

         3) Yetki Devrinden Kaçınma

 Bürokrasinin sorumluluktan kaçma vasfıyla taban tabana zıt gibi gözüken bir özelliği de, bürokraside yetki devrinden kaçınma veya başka bir ifadeyle bürokratların dizginleri elinde tutma isteğidir. Bürokraside takım çalışmasından ziyade, tek adam yönetimi hakimdir. En üstteki bürokratın her şeye hakim olma, o kurumdaki her olaydan haberdar olma isteği nedeniyle yetki devrinden kaçınması, hemen hemen bürokrasinin her kademesinde rastlanan bir olgudur bu anlayışla işlerin gecikmesine neden olmaktadır. Hele bu unsur, sorumluluktan kaçınma vasfıyla birlikte devrede olduğu zaman, bürokrasi tıkanmaktadır. Tüm yetkiyi elinde toplayan bürokratın art niyetli olması halinde, suiistimal kaçınılmaz olmaktadır. Veya ayrıntıda boğulan üst yönetici, yolsuzlukları gözünden kaçırabilmektedir.

4) Grupçuluk,  (klikçilik, okulculuk, hemşehricilik vb.)

Kamuda yolsuzlukların en önemli nedenlerinden birisi, iltimas ve adam kayırmadır. Burada bürokratın maddi bir çıkarı genelde yoktur. Ancak; mensup olduğu kurumun çıkarlarını devletin çıkarlarından önünde tutar. Aynı derneğe, aynı dini cemaate, aynı okula, aynı siyasi görüşe mensup olduğu için veya kendisinin yahut eşinin yakın akrabası olduğu için kişilere ihale verilir. bazen bu grupçuluk anlayışı o kadar geniş tutulur ki sırf hemşehri olduğu için, bazı insanlara kamu kaynakları peşkeş çekilir. Bu tür dayanışma içerisinde olanlar sürekli birbirlerini  korur ve kollarlar. Azda olsa, müfettişler arasında da bu hastalıklara (Özellikle okulculuk ve siyasi görüş birliği) rastlanır. Bürokratın kişisel çıkarı olmadığı, çıkar sağlananın da minnet duygusu içinde olduğu için, ispatlanması en zor suiistimal türüdür.

5) Denetimsiz Kamu Kaynakları

 “Ülkemizde özellikle 1984 yılından sonra sayıları hızla artan bütçe dışı fonlar ile adeta “gölge kamu sektörü” yaratılmıştır. Fonlarla oluşan bu gölge kamu sektörünün “yer altı kamu sektörü” olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır.” Ekonomi içerisinde fonların payı her geçen gün önemli artış göstermesine karşın, fonların denetimi belli esaslara bağlanmamıştır. Fonlar üzerende hala etkin bir denetimden bahsetmek mümkün değildir. Denetimin olmadığı yerde yolsuzluk kaçınılmaz olduğu için, Fonlar Türkiye’de yolsuzluğa en açık kaynak olarak varlıklarını sürdürmektedir. Ancak son yıllarda bir çok fon’un bütçe sistemi içine alınması sonucu bu durumun önüne geçilmeye çalışılmıştır. Yalnız bazı kurumların bünyelerinde oluşturulan Döner Sermaye birimlerinde harcama yetkisi ilgili yönetimlere ait olup genel bütçeye göre daha rahat ve denetimsiz şekilde harcama yapılmaya devam edilmektedir.

6) Bürokratın Küçük Çıkarları

Türkiye’de yolsuzlukların üzerine gidilmesini etkileyen faktörlerden en önemlilerinden birisi de, bürokratın küçük çıkarlarıdır. Özde temiz olan Türk Bürokratı, kendine çıkar sağlamaya yönelik yolsuzluk yapmasa da; lojman gibi, yurtdışı geçici görev gibi o görevde bulunmanın verdiği manevi tatmin gibi küçük çıkarları için, yolsuzlukları görmezlikten gelebilir, yolsuzluklara karşı tepkisiz kalabilir. Bu küçük çıkarlar, bürokratı “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile düşünmeye zorlar. Küçük çıkarları nedeniyle bürokrat yolsuzlukları, “görmez, bilmez, duymaz” ama vicdanen müsterihtir. Çünkü, gırtlağından haram lokma geçmemiştir.

7) Merkezi Yönetim

Kamuda işlemlerin büyük ölçüde merkezden yönetilmesi, işlerin yavaş yürümesine, bürokratik yapının hantallaşmasına neden olmaktadır. Bu durum da, işleri hızlandırmanın tarifenin yükselmesine yol açmaktadır. Yani hantal yapı, rüşvetin en önemli nedenlerinden birisidir. Merkezi yapı, denetimi de güçleştirmekte, yolsuzluklarda sorumluların tespitini zorlaşmaktadır.

8) Hükümetin Memuru Olma Anlayışı

 Son yıllarda Devletin Bürokratı olma geleneği, yerini Hükümetin Bürokratı, hatta falan bakanın Bürokratı olma anlayışına bırakmıştır. “bu hükümetle geldim, bu hükümetle giderim” diyen bürokrat sayısı hızla artmaktadır. Bu da devletin devamlılığı anlayışını gölgelemekte, bürokratların politize olmasına yol açmaktadır.

 III- YOLSUZLUĞUN OLUŞMASINDA SİYASİ YAPININ ETKİSİ     

           Siyasal yapıdan gelen nedenleri dört grupta toplamak olanaklıdır. Siyasal yapıdan gelen nedenlerin birinci grubu "demokrasi kültürümüzün" eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Türkiye'de "demokrasi kültürü" yeterince gelişmemiştir.

İnsanlarımız ne "vatandaş" ne de "seçmen" kimliklerinin gereklerini yerine getirmektedir. Bireyler, "demokrasinin" kendi yararlarını da kapsayan "kamu yararının" ve kendi çıkarlarını da kapsayan "kamu çıkarının" korunmasına yaradığını görememektedir.

Tam tersine, mevcut siyasal sistem, özellikle de parti yapıları aracılığı ile "demokrasinin", bireysel çıkar, adam kayırma, kendi yandaşına çıkar sağlama gibi yolsuzlukların aracı gibi işlediği hakkında yaygın bir kanı oluşturmuştur.

Siyasal yapıdan gelen nedenlerin ikinci grubu, başta siyasal liderler olmak kaydıyla doğrudan siyasetçilerimizin çıkarcılığından ve kalitesizliğinden kaynaklanmaktadır.

Ne yazık ki, Türkiye'de özellikle, siyasal partilerin sık sık kapatılmasının da etkisiyle, siyasetçiler, yeterince eğitilmeden ve süzülmeden Parlamentoya girmektedir.

Siyasal partilerin yapısı ise gerek milletvekillerinin, gerekse belediye başkanlarının kişisel çıkarlara alet edilmesine yatkın bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

Siyaset, Türkiye'de, "kamuya hizmet etmenin" değil, "bireysel olarak yükselmenin ve zengin olmanın bir aracı" olarak görülmeye başlamıştır.

Özellikle kalitesiz ve niteliksiz siyasal liderlerin iktidarlarını sürdürebilmeleri için, çevrelerine bireysel çıkarları ön plana alan kişileri toplamaları, bu yozlaşmayı daha da arttırmakta ve bir kısır döngüye çevirmektedir: Kalitesiz liderler, çıkarcı çevreyi üretmekte, bu çevre de ancak kendi sayesinde başta kalan kalitesiz liderleri desteklemektedir.

Böylece, lider ve çevresi arasında bir "çıkar bağı", bir "kara ilişki" ortaya çıkmakta ve bu ilişki, parti farkı gözetmeksizin, tüm politikaya ve bu yolla tüm ülkeye egemen olmaktadır.

Ayrıca, politikacıların bu özelliği, önce bürokrasiye, sonra da tüm kamuoyuna, "örnek" olarak da kötü bir etki yapmakta, adeta eğitim yoluyla, sürekli bir ahlak yozlaşması, bir rüşvet ve yolsuzluk yaygınlaşması tüm ülkeyi pençesine almaktadır.

Siyasal yapıdan gelen nedenlerin üçüncü grubu, bütün politikacıların şu ya da bu nedenle, bu rüşvet ve yolsuzluk mekanizmasına bulaşmasından dolayı, rüşvetin ve yolsuzlukların hesabının siyasal olarak sorulamamasından doğmaktadır.

Dördüncü olarak, rüşvet yolsuzlukların önlenmesinde alınacak tedbirlerin yasalara ilişkin olmasından dolayı, bu yasaları çıkartmayan ve daha da kötüsü bizzat rüşvet ve yolsuzluklara bulaşarak topluma örnek olan politikacılar, bu toplumsal yaranın hem ortaya çıkmasında hem de tedavi edilmemesinde birinci derecede sorumludurlar.

Aslında bu durum son derce vahim bir soruna işaret etmektedir: Rüşvet ve yolsuzluğun önlenmesi,  yasal düzenlemelere bağlıdır. Oysa yasal düzenlemeleri yapacak olan politikacılar bizzat rüşvetin ve yolsuzlukların üreticisi durumunda olduklarından, durumu düzeltecek yasal önlemlerin alınması olanaksızlaşmaktadır.

Yolsuzlukların oluşmasında siyasi yapımızdaki  olumsuzlukların da çok önemli payı vardır. Yolsuzluk siyaset ilişkisini de şu ana başlıklar altında sıralayabiliriz. [4]

1-    Kamu görevlilerine, sendikalara ve derneklere olan siyaset yasağı

Kamu görevlilerinin, sendikaların, derneklerin siyaset dışı tutulması yanında çoğu kültürlü insanımızın siyasete soğuk bakması, özellikle kasabalarda ve küçük illerde siyasetin işsiz-güçsüz insanlarımızla rant peşinde koşan kişilerce yapılan  bir uğraş haline dönüşmesine yol açmaktadır. Yolsuzluklar ve usulsüzlükler konusu, son yıllarda kamuoyunun gündeminden hiç düşmemektedir. Bu konular genel ve yerel seçimlerde siyasi propaganda malzemesi yapılmakta, kurulmuş hükümetlerin yıpratılmasında ve yıkılmasında  araç olarak kullanılmaktadır.

2-    Delege sistemi

Türkiye’de siyaset yapmak isteyen herkes, ilçe ve il başkanı, millet vekili, MKYK üyesi, hatta genel başkan, delegenin oyuyla seçilmektedir. Delege de seçilmesinde katkısı bulunduğu kişilerden katkısının bedelini, işsiz çevresine iş, kamu ihalesi olarak talep etmektedir.

3-    Partizanlık veya Siyasi Yandaşlık

Partizanlığın en önemli etkisi, kamu kadrolarında şişkinlik olarak gözükmektedir. Keza ihalelerin de siyasi yandaşlara verilmesi sıkça rastlanan bir olgudur. Partizanlık çoğu zaman gözleri kör eder. Aşırı partizanlığın sonucu; “mutlaka birisi çalacaksa, o benim partilim olsun.” şuuraltı düşüncesi “Bizim partide hırsız olmaz” söylemi ile dile getirilir. Parti çıkarı kavramı Türkiye’de yolsuzlukların ortaya çıkmasını engelleyen faktörlerden en önemlilerinden birisidir. Çoğu kez dürüst partililer, şahit oldukları, öğrendikleri yolsuzlukları, partim zarar görmesin,mensup  olduğum siyasi düşünceye zarar gelmesin diye dile getirmezler. Geçmiş yıllarda, özellikle Belediyelerce yapılan işlemler için siyasi partililere büyük yardımlar talep edildiği çok sık bir şekilde gündeme gelmişti. Parti çıkarı düşüncesi, kamu kaynaklarının siyasi organizasyonlarına aktarılmasına bile neden olabilmektedir. Kişiler rüşveti kendileri için değil, siyasi organizasyonlarına yardım adı altında alınca vicdanen müsterih olmakta, hatta davasına, ideolojisine hizmet ettiği öz savunmasıyla yaptıkları işlemler nedeniyle mutlu olmaktadırlar.

Bütün bunların yanında, bürokratik yapıdaki aksaklıklar arsında sıraladığımız faktörlerin hemen hemen tamamına siyasi yapıdaki aksaklıklar için de sıralamak mümkündür.

III- YOLSUZLUĞA NEDEN OLAN EKONOMİK FAKTÖRLER

Yolsuzluğun ortaya çıkabilmesi için her şeyden önce elde edilebilir bir rantın olması gerekmektedir. Devlet tarafından uygulanan kısıtlamalar, toplanan vergiler, izne bağlanan faaliyetler, yapılan harcamalar ve regülasyonlar ne kadar çok olursa aşırı kar elde etme fırsatları da o kadar çok olacaktır. Bütün bu sayılan devlet faaliyetleri ya da uygulamaları vatandaşların ve devletin daha sık ilişkiye girmelerine yol açacak ve ilgili bürokratik işlemler önemli ölçüde zaman kaybettirebilecektir. İşte gerek bireyler gerekse de firmalar, çoğu kez bir yük olarak algıladıkları bu yükümlülüklerin maliyetini azaltmak veya zaman kaybının önüne geçebilmek için kamu görevlileri ile işbirliğine gidebileceklerdir. Söz konusu işbirliği ise genellikle rüşvet ödemesi biçiminde olmaktadır.

Ticarete getirilen sınırlamalar literatürde, elde edilebilir rantların en yoğun olduğu alanlardan biri olarak gösterilmektedir. Örneğin, yerli endüstrinin korunması amacıyla belirli bir malın ithalatı üzerine bir kısıtlama getirildiğinde, gerekli olan ithalat izninin alınması ithalatçı firmalar açısından son derece önemli olmakta ve bunun için yüksek miktarlarda rüşvet ödenebilmektedir. Ampirik araştırmalar göstermektedir ki bir ülke ekonomisinin dışa açıklık derecesi yüksek olduğunda, o ülkedeki yolsuzluk görece daha az olmaktadır. Sübvansiyonlar, fiyat kontrolleri ve katlı döviz kuru uygulamarı da miktar kısıtlamaları ile benzer sonucu doğurmaktadır. (Mauro, 1996).

Devletin yatırım projeleri de yolsuzluk faaliyetlerine sıkça konu olabilmektedir. Buradaki yolsuzluk, kamu projelerinin belli kişi veya siyasi gruplara çıkar sağlamak amacıyla haketmeyen kişilere verilmesi şeklinde olmaktadır. Bu durumda, kamu yatırımlarının, fayda-maliyet analizi gibi objektif kriterlere dayandırılmadan gerçekleşmesi söz konusu olduğundan verimlilik düşük olmakta ve devlet harcamalarında gerek büyüklük gerekse de kompozisyon bakımından en etkin yapının dışına çıkılmış olmaktadır.

Yolsuzluk yapan kamu görevlileri verdiklerin hizmetin miktarını belirlemede bir tekelci güce sahiptirler. Aynı bir tekelci firma gibi hizmet arzını olması gereken resmi seviyesinin altına çekip ekonomik rant düzeyini arttırabilmektedirler. Veya bunun tam tersi olarak, eğer devletçe uygun görülen hizmet arzı düzeyi tekelci düzeyin altında belirlenmişse kamu görevlileri arz miktarını yükseltebilmektedir. Bazı durumlarda ise verilen hizmet miktarında bir kıtlık söz konusu değildir. Örneğin pasaport veya ehliyet gerekli vasıflara sahip herkese verilmekte, belirli şartları yerine getiren kişiler şirket kurabilmekte ve yatırım yapabilmektedir. Bu gibi durumlarda yolsuzluk yapan kamu görevlileri yine tekelci güçlerini kullanacaklar ve rüşvet verilmediği takdirde gerekli onayları geciktirerek suni bir kıtlık yaratabileceklerdir (Rose-Ackerman, 1998).

Bilindiği gibi kamu kesimi sadece regülasyonlar yapmamakta, doğrudan doğruya üretim faaliyetlerinde de bulunabilmekte, bazı mal ve hizmetlerin alım-satımını gerçekleştirebilmektedir. Eğer devlet bu mal ve hizmetleri (ki bunlar arasında döviz, kredi, su, elektrik, arazi, eğitim, sağlık, konut, vb. mal ve hizmetler de vardır) piyasa değerinin altında satıyorsa bazı bireyler düşük fiyatlı bu mal ve hizmetlerden, ilgili kamu görevlilerine rüşvet vermek suretiyle adil olmayan yüksek bir pay almak isteyebileceklerdir. Söz konusu mal ve hizmetlerin arzı sınırlı olacağından bir talep fazlası ortaya çıkacaktır. Bu mal ve hizmetlerin nasıl tahsis edileceği kararını verme durumunda olan kamu görevlileri, bu konudaki tekelci güçlerini kullanarak yolsuzluk faaliyetlerinde bulunabileceklerdir. Aynı mal ve hizmetlere ihtiyacı olan bireyler ise yukarıda belirtildiği gibi rüşvet vermeye istekli olabilecek ve sonuçta her iki taraf için de bir rant mevcut olduğundan yolsuzluk ortaya çıkabilecektir.

Yolsuzluğun diğer önemli bir nedeni kamu çalışanlarına ödenen düşük ücretlerdir. Örneğin yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre, İsveç’te yolsuzluğun neredeyse yok denecek kadar az olmasının en önemli nedenlerinden biri olarak, üst düzey kamu yöneticilerine ödenen ücretlerin, ortalama bir sanayi işçisinin aldığı ücrettten 12-15 kat daha fazla olması gösterilmektedir. Tablo 1’den de görüldüğü gibi, Singapur da yolsuzluğun en az görüldüğü ülkeler arasındadır. Singapur yıllar boyunca kamu çalışanlarını yolsuzluk yapmaya itmeyecek bir ücret politikası izlemiştir. Singapur’da bakanlara ve üst düzey kamu yöneticilerine ödenen ücretlerin, dünyada bu görevleri yürüten kişilere ödenen en yüksek ücretler arasında olduğu bilinmektedir (Tanzi, 1998). Kamu çalışanları, ücretleri düşük olduğunda, özellikle de özel sektör ücretlerine kıyasla düşük olduğunda görevlerini etkin bir şekilde yapma konusunda isteksiz olmaktadırlar. Eğer devlet, çalışanlarını kontrol etmede etkin olamıyorsa (ki bu maliyetli bir iş olabilmektedir), bu kişiler arasında yolsuzluk yapmaya eğilimli olanlar, çoğunlukla rüşvet alma şeklindeki yolsuzluk eylemlerini daha rahat bir şekilde gerçekleştirme fırsatı bulacaklardır; zira bu durumda yakalanma ve işten atılma olasılığı düşük olmaktadır.

Kamu çalışanlarının ücretlerinin iyileştirilmesi durumunda yolsuzluk faaliyetlerinde bir azalma beklenebilecektir. Bununla birlikte, ücretlerinin artması durumda dahi hâlâ rüşvet almaya devam eden görevliler, yakalanmanın ve işten atılmanın fırsat maliyeti şimdi daha fazla olduğu için, daha yüksek miktarlarda rüşvet talep edeceklerdir. Benzer şekilde, yolsuzluk eylemleri için öngörülen cezaların arttırılması da yolsuzluğu azaltabilecektir. Ancak bu durumda yine, yakalanmanın ve işten atılmanın fırsat maliyeti artacağı için, aynı yolsuzluk eylemi için talep edilen rüşvet miktarı daha fazla olacaktır (Tanzi, 1998).

Ayrıca kamu personelinin istihdamında, atanmasında ve yükseltilmesinde liyakatin esas alınmamasının yolsuzluğu arttıcı bir etkide bulunduğunu destekleyen ampirik çalışmalar mevcuttur. Atama ve yükseltmeler liyakat yerine siyasi tercihe, akrabalığa, hemşehriliğe, mezhep ilişkisine, etnik ilişkiye ve benzerlerine dayandığı toplumlarda yolsuzluğun da genel olarak yüksek seviyelerde seyrettiği gözlenmektedir (Adaman, Çarkoğlu ve Şenatalar, 2001).

Yolsuzluğun devlet politikalarına bağlı olmayan kaynakları da vardır. Bunlardan ilki ülkenin doğal kaynak zenginlikleridir. Doğal kaynaklar yönünden zengin olan ülkelerde yolsuzluk eylemleri daha yoğun olarak ortaya çıkmaktadır. Örneğin kıt bir kaynak olan petrolün yer altından çıkarılma maliyeti piyasa fiyatının çok altındadır. Dolayısıyla bu alanda aşırı kar oranları çok üst düzeydedir ve petrol çıkarım haklarının tahsisinden sorumlu olan kamu görevlilerine rüşvet teklif edilme olasılığı da aynı ölçüde yüksektir (Mauro, 1998).

 IV- DENETİM SİSTEMİNDEN KAYNAKLANAN SORUNLAR

Ülkemizde yolsuzlukla mücadele konusunda birinci derece öncelik verilmesi gereken konu, ‘İtimat Kontrole Mani Değildir’ deyiminden hareketle, denetim sisteminin etkin, yaygın ve sonuç alınabilecek hale getirilebilmesi hususudur.

         Şöyle ki; bugün için, Bakanlık, Müsteşarlık, Genel Müdürlük gibi Devletin değişik birimlerinde görev yapan Denetim Birimlerinin sayısı 120 nin üzerindedir.  Denetim Sistemi yasalardan ve özerk olmamaktan kaynaklanan birçok sorunun yanı sıra Denetim Birimlerinin sayısının çok fazla olması da sıkıntı yaratmaktadır.

 

1

Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu

2

M.S.B. Teftiş Kurulu

3

İç İşleri Bakanlığı Teftiş Kurulu

4

Dışişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu

5

Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu

6

M.E.B. Teftiş Kurulu

7

Bayındır Ve İskan Bakanlığı Teftiş Kurulu

8

Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu

9

Tarım Ve Köyişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu

10

Ulaştırma Bakanlığı Teftiş Kurulu

11

Çalışma ve sosyal güv. Bakanlığı teftiş kurulu

12

Sanayi Ve Ticaret Bakanlığı Teftiş Kurulu

13

Enerji Ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Teftiş Kurulu

14

Kültür Bakanlığı Teftiş Kurulu

15

Turizm Bakanlığı Teftiş Kurulu

16

Orman Bakanlığı Teftiş Kurulu

17

Çevre Bakanlığı Teftiş Kurulu

18

Diyanet İşleri Başk. Teftiş kurulu

19

Tapu ve Kad. Gen. Müd. Teftiş kurulu

20

Devlet Meteoroloji Gen. Müd. Teftiş kurulu

21

Emniyet Gen. Müd. Teftiş kurulu

22

Tarım Reformu Gen. Müd. Teftiş Kurulu

23

Vakıflar Gen. Müd. Teftiş Kurulu

24

Gençlik ve Spor Gen. Müd. Teftiş Kurulu

25

T.C.K. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

26

SHÇEK Gen. Müd. Teftiş Kurulu

27

Orman Gen. Müd. Teftiş Kurulu

28

DSİ Gen. Müd. Teftiş Kurulu

29

Petrol İşl. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

30

Köy Hizmetleri Gen. Müd. Teftiş Kurulu

31

Telsiz İşl. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

32

Arsa Ofisi Gen. Müd. Teftiş Kurulu

33

T.C. Ziraat Bankası Gen. Müd. Teftiş Kurulu

34

T. Emlak Bank. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

35

Etibank Gen. Müd. Teftiş Kurulu

36

T.Halk Bank. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

37

T.Selüloz ve Kağ. F. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

38

T.Dem. ve Çel. F. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

39

TÜGSAŞ Gen. Müd. Teftiş Kurulu

40

T.Taşkömürü Kur. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

41

DMO Gen. Müd. Teftiş Kurulu

42

T.Şeker F. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

43

MKE Kur. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

44

T.Kömür İşl. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

45

TMO Gen. Müd. Teftiş Kurulu

46

T. Zirai Don. Kur. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

47

TEK Gen. Müd. Teftiş Kurulu

48

T.C. PTT Gen. Müd. Teftiş Kurulu

49

DHMİ Gen. Müd. Teftiş Kurulu

50

TCDD Gen. Müd. Teftiş Kurulu

51

T.Demir Mak.San. A.Ş. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

52

T.Lokomotif ve Mot.San.A.Ş.Gen.Md. Teftiş Krl.

53

T.Vagon San.A.Ş. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

54

Çay İşl. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

55

Tütün Tüt.Mamül.Tuz. ve Alk İşl.Gen.Müd.Tef.Krl.

56

Tarım İşl. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

57

Emekli Sandığı Gen. Müd. Teftiş Kurulu

58

YÖK Kur. ve Yurtlar Kur. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

59

İş ve İşçi Bul.Kur. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

60

SSK Gen. Müd. Teftiş Kurulu

61

BAĞ-KUR Gen. Müd. Teftiş Kurulu

62

E.İ.E.İ Gen. Müd. Teftiş Kurulu

63

MTA Gen. Müd. Teftiş Kurulu

64

İller Bank. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

65

Milli Piyango İd. Gen. Müd. Teftiş Kurulu

66

Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanlığı Kurulu

67

Çalışma Bakanlığı İş Müfettişleri kurulu

68

Gümrük Müst. Teftiş Kurulu

69

HDTM Bank. Yeminli Murakıpları Kurulu

70

Maliye Bakanlığı Gelirler Kontrolörleri Kurulu

71

 Maliye Bakanlığı Bütçe  Kontrolörleri Kurulu

72

Maliye Bakanlığı Milli Emlak Kontrolörleri Kurulu

73

Maliye Bakanlığı Muhasebat Kontrolörleri Kurulu

74

HDTM Hazine Kontrolörleri Kurulu

75

Adalet Bakanlığı Bünyesinde Görevli Kontrolörler

76

İçişleri Bakanlığı Bünyesinde Görevli Kontrolörler

77

Tar.ve Köyişl. Bakanlığı Büny. Görevli Kontrolörler

78

San. Ve Tic. Bakanlığı Büny. Görevli Kontrolörler

79

Turizm Bakanlığı Bünyesinde Görevli Kontrolörler

80

Gümrük Müst. Bünyesinde Görevli Kontrolörler

81

Genç ve Spor Gen.Müd. Büny. Görevli Kont.

82

Tapu ve Kad.  Gen.Müd. Büny. Görevli Kont.

83

HDTM Sigorta Denetleme Uzmanı

84

Emniyet Gen. Müd. Dernek Denetçisi

85

Milli Emlak Denetmeni

86

Vergi Denetmeni

87

Muhasebe Denetmeni

 

Bu çokluktan öte bazı Bakanlıklarda hemen hepsi aynı işi yapan 10 a yakın Denetim Biriminin bulunması da denetimde mükerrerlik sağlamak suretiyle haksızlığa yol açtığı gibi emek ve zaman israfın da yol açmaktadırlar. Buna en çarpıcı örnek Devlet denildiğinde ilk akla gelecek  ve  Devletin bütçesini hazırlayan Bakanlık olan Maliye Bakanlığında ki Denetim Birimlerinin çokluğudur. Bunlar,

a-    Maliye Müfettişleri

b-    Hesap Uzmanları

c-    Gelirler Kontrolörleri

d-    Vergi Denetmenleri

e-    Milli Emlak Kontrolerleri

f-      Milli Emlak Denetmenleri

g-    Muhasebat Kontrolörleri

h-    Muhasebe Denetmenleri

i-       Bütçe Kontrolörleri

j-       Devlet Bütçe Uzmanları

Olmak üzere 10 farklı isimde Denetim Birimi mevcuttur. Bunlara ilaveten, bir nevi iç denetim yapan yukarıda bahsedilen Genel Müdürlüklerin, Devlet Gelir, Devlet Muhasebe, Devlet Malları Uzmanlarıyla, mükellefin işyerlerinde belge düzeni yönünden denetim yapan Yoklama Memurları da bulunmaktadır.

         Özellikle yukarıda bahsedilen ilk 4 denetim biriminin birçok yetki alanlarının yanı sıra ortak özellikleri Vergi İnceleme Elemanları olmalarıdır. Yani münhasıran vergi incelemesi yapan 4 adet denetim Birimi mevcuttur. Ayrıca fiilen pek olmasa da Vergi Dairesi Müdürleri ile İl Defterdarlarının da  Vergi İnceleme yetkisi bulunmaktadır. Görüleceği üzere sırf Vergi İncelemesine 6 ya yakın birim bakmaktadır. Bu birimler yıllı denetim programlarını birbirlerinden bağımsız ve habersiz olarak yaptıkları için, ülkemizde  Vergi İnceleme Oranları % 1 ler civarında olmasına rağmen bazı vergi mükellefleri yıl içinde bu gruplar tarafından mükerrer olarak incelenebilmektedir.

         Kaldı ki Yüksek sesle ifade edilmemiş olsa bile bu bahsedilen Denetim Birimleri bürokraside yükselmek ve benzeri birçok kişisel menfaat alanında birbirlerine yıllardır rakiptirler. Bu rekabetin etkinliği ya da verimi arttırdığı söylense de birimler arasında bir iç huzursuzluğa da yol açmaktadır.

  Aynı şekilde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına, Milli Eğitim Bakanlığına, bağlı 2 ayrı Teftiş Kurulu vardır.

         Denetim Birimlerinde ki sayının bu kadar çok olmasına rağmen hala kamuda bazı alanlar denetim kapsamı dışında tutulmaktadır. Özellikle son yıllarda üst üste kurulan özerk kurullar Devletin Denetim Birimleri tarafından denetlenememektedir. Bunun yanı sıra yeni oluşturulan Telekomünikasyon Üst Kurulun da da denetim birimi oluşturulmadığı gibi eski halinde ki müfettiş kadrolarında ki kimselerde uzmanlık kadroların atanmışlardır.

Ayrıca T.B.M.M adına görev yapan Sayıştay ile Başbakanlık adına görev yapan Yüksek Denetleme Kurulu’nun her ikisi de KİT leri denetlemekle görevli kılınmışlardır. Bunların da mükerrerliği önlemek açısından birleştirilmesi gerektiği zaman zaman kendi çalışanları tarafından da ifade edilmektedir.

Bir yerde yolsuzluk varsa denetim, denetim varsa yolsuzluk yoktur diyen Devlet Denetim Elemanları Derneği de denetim birimlerinde ki sayının çokluğundan şikayetçi olup, tek çatı altında birleştirilmiş bağımsız ve etkin bir denetim sistemi istemektedirler. Bağımsızlığı ise özellikle vurgulamaktadırlar. Şöyle ki; Bakanlık, Müsteşarlık ve Genel Müdürlük Denetim Elemanları kelimenin tam anlamıyla Sicil Amirler yönünden en üst seviyede ki bu makamlara bağlı olarak çalıştıkları için bunların tam bağımsızlığından söz edebilmek mümkün değildir. Ayrıca Denetim Elemanları uygulamada teftiş sırasında bir yolsuzluk tespit etseler bile soruşturmaya başlamak için yukarıda bahsedilen amirlerden yazılı onay almaları gerekmektedir. Önemli bazı yoksuzlukların birinci adamın haberi olmadan gerçekleşmesi mümkün olmadığından uygulamada bazen bu olurların verilmediği görülmektedir.

Denetimin etkinliğinden söz edebilmek için özellikle düzenlenen görüş ve öneri raporlarına ilgili idareler tarafından uyulup uyulmadığına bakmak gerekmektedir. Düzenlenen raporların gereği yapılıyorsa, eleştirilen hataların tekrarından kaçınılıyorsa, denetimin caydırıcılığı varsa etkin bir denetimden söz edilebilmektedir. Kaldı ki ülkemizde Yerindelik Denetimi yerine Uygunluk Denetimi yapılmaktadır. Ne yazık ki bu nedenle ülkemizde denetimin etkinliği yoktur. Şöyle ki hatalı işlemler nedeniyle düzenlenen ve ilgili memur için ceza önerilen raporların bazılarının da ilgili memurun siyasi gücüne göre uygulamaya konmadığı da görülmektedir.

 

Denetim Sisteminin Sorunları (Devlet denetim elemanları derneği web sitesinden alınmıştır)

1- Bugün denetim elemanları bağımsız değildir. Bir  Bakan veya Genel Müdürün emrindeki Müfettişin bağlı bulunduğu kurumdaki yolsuzlukların üzerine serbestçe gidebileceğini veya gitmesine  izin verileceğini beklemek, hem kendimizi hem de kamuoyunu aldatmak anlamına gelir. Buna rağmen mevcut yapı ile yolsuzluklar ortaya çıkarılabiliyorsa, bu tamamen dürüst ve yurtsever denetim elemanları ile bir kısım fedakar yargı mensubu ve kamu görevlisinin şahsi çaba ve cesaretlerinden kaynaklanmaktadır.

         2- Yolsuzlukla mücadelede, kamu görevlilerinin soruşturulmasıyla ilgili 4483 sayılı yasa, denetimin ve suç işleyen kamu personelinin yargılanmasının önünde önemli bir engel olduğu gibi, denetim elemanları ve savcıların görev, yetki ve sorumluluğunu da sınırlamaktadır.

         3- Kamu hukukunda kariyer bir meslek olarak belirlenen,  mesleğe iki aşamalı  yarışma sınavı ile alınarak üç yıllık bir staj döneminden sonra yine iki aşamalı yeterlilik sınavı sonrasında ataması yapılan  denetim elemanlığı mesleğine, bazı kurum ve kuruluşlarda,  denetim elemanı nosyon ve niteliklerine sahip olmayan ve anılan sınavlara tabi tutulmayan kişiler, atama yoluyla usulsüz ve hukuka aykırı biçimde bu görevlere getirilmektedir.

         4- Türk denetim sisteminde, mükerrerliğe çok sık rastlanmaktadır. Aynı kurumdaki bazı işlemler, 4-5 değişik birime bağlı denetim elemanı tarafından mükerrer olarak denetlenmekte, buna rağmen denetim özerk olmadığından yolsuzluklar yine de önlenememektedir. Ayrıca bu durum denetlenen personel ile iş sahipleri ve denetçileri de sıkıntıya düşürdüğü gibi emek, zaman ve kaynak israfına da neden olmaktadır. 

         5- Denetim birimleri arasında koordinasyon bulunmaması nedeniyle, aynı konunun denetim birimlerince farklı değerlendirilmesi sonucunda denetimde uygulama birliği bulunmamakta, dolayısıyla bir denetim standardı oluşturulamamaktadır.

         6- Birçok kurum ve kuruluşta denetim elemanlarının yurtiçi ve yurtdışı eğitim, seminer ve sempozyum gibi mesleğin geliştirilmesine yönelik programlara katılmalarına yeterince önem verilmemektedir.

         7- Denetim raporlarındaki önerilerin kurumlarca yerine getirilmeyerek sümenaltı edilmesi, hatta raporlarda görevden alınması, idari ve mali sorumluk gerektiren görev verilmemesi önerilen personelin daha üst görevlere atanması, denetim elemanlarının çalışma şevkini kırmakta, bu gibi personeli de suç işlemeye teşvik etmektedir.

         8- Denetim elemanlarının hukuksal ve toplumsal statüleri sürekli gerilemekte, denetçilerin parasal ve sosyal hakları yıldan yıla adeta  bilinçli olarak düşürülmektedir.

         9- Denetim elemanları arasında kadro, özlük ve diğer sosyal haklar bakımından çalıştıkları dairelere göre ayrım yapılarak kurumsal çatışmalara neden olunmaktadır. Örneğin, eşit işe eşit ücret ve kamudaki ücret dengesizliğini gidermek için çıkarılan 2002/3546 sayılı Kararnamede, 1. derece denetim elemanlarına Görev Tazminatı verildiği halde diğer kadro ve derecedekilere Görev Tazminatı verilmemiştir.

         10- Denetim elemanları tarafından düzenlenen raporlar, zaman zaman yerinde ve süresinde işleme konulmamakta, hukuki boşluklar nedeniyle tamamen yönetimin keyfine terk edilmektedir. 

         11- Önemli bazı kurum ve kuruluşların merkez teşkilatlarındaki inşaat, personel,  bilgi işlem gibi birimlerin denetimi yaptırılmamakta ya da 5 -10 yıl gibi çok uzun aralıklarla teftiş ettirilmekte, dolayısıyla yapılan yolsuzluklar zamanaşımına uğratılmaktadır. 

12- Denetim elemanları gerekli çağdaş teknik donanımla teçhiz edilmemekte, özellikle bilgisayar donanımındaki yetersizlikler nedeniyle etkin, hızlı ve verimli denetim engellenmektedir. nda bulunabilmek için ilgili Bakanın onay vermesi gerekmektedir. Basına yansımış bununla ilgili en çarpıcı örnek ise Kamu Bankalarının yöneticileri hakkında ilgili Bakanın gerekli izni vermemiş olmasını gösterebiliriz.

         V- YOLSUZLUK VE KÜRESELLEŞME

Küreselleşme ile birlikte suç alanları da değişmiş, yeni suç ve suç grupları da ortaya çıkmıştır. Organize suç örgütleri ve çeteler, gayri meşru bir güç olarak ülke bürokrasisini, kolluk güçlerini, iş dünyasını, medya ve iletişim araçlarını kontrolleri altına alarak, ülke siyasetinde ve yönetiminde söz sahibi olmaya başlamışlardır. Ülke ekonomileri için asıl olan, kalkınmanın yasal kaynaklarla sağlanmasıdır. Son yıllarda bu tür örgütlü mali suçlar uluslararası bir boyut kazanmıştır. Uluslararası uyuşturucu trafiği, mafyanın uluslararası bağlantıları ve uluslararası fonları gibi kavramlar mali ve organize suçların da küreselleştiğini göstermektedir.

 Özellikle 1980’li yıllardan sonra sermayenin küreselleşmesi süreci ile yolsuzluğun küreselleşme süreci arasında pozitif bir ilişkinin varlığı bir çok araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Yolsuzluğun küreselleşmesi, diğer bir ifade ile uluslar arasılaşması yeni bir yaygınlaşma eğilimi göstermekle beraber, bir nitelik değişiminin de göstergesi bulunmaktadır. Bunun nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz. 

 1980 sonrasından itibaren dünya ölçeğinde sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesini dayatan mekanizmalar, kısa vadeli fon akımlarının çok daha büyük ölçeklerde gerçekleşmesine yol açmıştır. Ülke yöneticileri, mali gruplar, spekülatif yatırımcılar, emeklilik fonlarının yöneticileri, kara para aklayıcılar, ekonomik suç örgütleri vb. bu devasa akımların yaratabildiği illegal rantların belirli bir bölümünü kendilerine yönlendirmeye daha iştahla sarılmışlardır.

   Doğrudan sermaye yatırımlarından, uluslararası, mal ve hizmet piyasalarından pay kapma savaşını vahşi ve acımasız bir rekabet ortamı doğurmuştur. Bazı ülkeler, rüşveti gider kalemi olmayı yasallaştıracak kadar kendi çok uluslu şirketlerini kayırmaya yönelmiş, böylece rüşvetin yatırım giderleri içindeki payının büyümesine kadar ileri gidilmiştir.

  Küreselleşme süreci aynı zamanda gelir ve servet dağılımdaki bozulmaları had safhaya taşımıştır. Neredeyse, bozulmanın boyutu, en kötü gelir dağılımına sahip ülkelerde dahi görülmeyecek düzeye yükselmiştir. 

1960’lı yıllarda dünya nüfusunun en zengin yüzde 20’lik bölümü dünya milli gelirlerinin yüzde 70’e yakın bir bölümünü sahiplenirken, 1990’lara gelindiğinde bu gösterge yüzde 85’i aşmıştır. 2000’li yıllarda ise bu oran daha da yükselmiştir. Gelir ve servet dağılımının bu denli bozulduğu, yaşam tarzları arasındaki uçurumun bu denli büyüdüğü, buna karşılık kısa yoldan zengin olma hayallerinin sınır ötesi bir ilgiyle tüketildiği bir dünyada haksız kazançlara direnen erdemlik örneklerinin yaygınlaşması beklenemez. Bütün bu çelişkilerin kitle iletişim araçlarınca daha görünür kılındığı, hatta yoz yarışma programlarıyla kışkırtıldığı bir dünyada yaşadığımızda unutulmamalıdır. Kitle iletişim araçları tarafından, bir avuç insanın renkli yaşantısına yönelik programlarla halk yozlaşma yarışına özendirilmektedir.

 Vergi cennetleri de yolsuzluk ekonomisinin yaygınlaşmasında önemli rol oynamaktadır. Vergi cennetleri sadece yer altı ekonomisi için değil, legal sınırlar içinde kalan fonlar içinde bir sığınak oluşturmaktadır. Dünyada 55 kadar vergi cenneti bulunmakta ve bunlar çok büyük fonların kaydı ve transfer merkezleri olarak faaliyet göstermektedirler. Neredeyse nüfusundan fazla bankaya sahip olan Caiman Adaları’nın dünyada beşinci büyük banka merkezi olmasının rastlantı sonucu olması düşünülemez.

Caiman, Bahama ve  Dominik Adaları, Antillerde’de Florida’nın güney doğusu,ü Küba ve Haiti’nin güneyindeki adalar Türkiye dahil çok sayıda ülkede paranı kaçtığı yerlerdir.

 Mafya tipi ekonomik suç örgütlerinin ulusal sınırları aşarak, küreselleşme eğilimidir. Ulusal mafyalar uyuşturucu trafiği, silah ticareti, nükleer malzeme kaçakçılığı tarihi eser ve organ kaçakçılığı fuhuş, kumar, döviz karaborsası gibi kirli işler ve bunların kara para aklama faaliyetleri, özelleştirme ihaleleri dış borç kamu varlığı takası, dış borç ödemelerinin finansmanı, hatta artan oranda sermaye yatırımları, gibi yasal zeminleri de kullanarak uluslararası işbirlikçilerini oluşturmuşlardır. Birleşmiş milletlere göre uluslararası suç örgütlerinin salt yasadışı faaliyetlerden sağladıkları yıllık dünya geliri bir trilyon dolar civarındadır.[5]

VI- YOLSUZLUKLARIN OLUŞMASINDA DİĞER FAKTÖRLERİN PAYI

         Türkiye’de yolsuzluğu etkileyen diğer faktörlerin belli başlıklarını şu ana başlıklar altında sıralayabiliriz; devletin ekonomide çok büyük pay sahibi olması, özelleştirmelerin gerçekleştirilememesi, GSMH’nın azlığı, gelir paylaşımındaki adaletsizlik, medyada kartelleşme eğilimi, demokrasinin hala tüm kurallarıyla yerleşmemiş olması, kültür düzeyi, tüketici örgütlerin güçsüzlüğü, adam sendecilik anlayışımız, hukuk sistemindeki aksaklıklar, adli polis teşkilatının olmaması, yargının üzerindeki iş yükü vs. vs.. Bütün bunların dışında yolsuzlukların oluşmasında, süregelmesinde payı olan yüzlerce etken sayılabilir. Bu faktörlerin hepsi de ayrı ayrı bir inceleme konusu yapılabilir.

Sosyolojik ve kültürel faktörler de yolsuzluğun nedenleri arasındadır. Örneğin, yukarıda da kısaca değinildiği gibi, aile bağlarının güçlü olduğu toplumlarda kamu çalışanlarının genellikle akrabalarını kayırdıkları gözlenmektedir. Benzer şekilde, bir ülkede çok sayıda etnik grubun veya güçlü hemşehrilik bağlarının bulunması ya da mevcut bazı gelenekler vb. gibi faktörler de yolsuzluk eylemlerini önemli ölçüde arttırıcı etkilerde bulunabilmektedir (Mauro, 1996, 1997).

Yolsuzluğu arttıran bir başka faktör yüksek nüfus artışı ve hızlı kentleşmedir. Bunlara bağlı olarak kamu hizmetlerine olan talep zaman içinde artış göstermekte ve devlet hizmetleri kapasitesi yetersiz kalabilmektedir. Sonuçta yolsuzluk için uygun bir zemin hazırlanmış olmaktadır. İleride üzerinde durulacağı gibi, sivil toplum örgütlerinin ve yurttaşların kamudan hesap sorabilmesi kamu çalışanlarının denetiminde önemli bir etkiye sahiptir. Bu da, ülkedeki genel hak ve özgürlüklerin seviyesinin ne olduğu sorusu ile yakından ilgili olmaktadır. Vatandaşların hak ve özgürlüklerinin baskı altında tutulduğu ülkelerde yolsuzluk da büyük bir olasılıkla daha yüksek olacaktır (Adaman, Çarkoğlu ve Şenatalar, 2001)

 


 

[1] Ülker MAVRAL Karapara Kayıt dışı ekonomi ilişkisi ve Türkiye ye yansımaları  242/ 2001

[2] TESEV Hane Halkı Gözünden Türkiye’de Yolsuzluk 2001 S.18

[3] Ülker MAVRAL Karapara Kayıt dışı ekonomi ilişkisi ve Türkiye ye yansımaları  242/ 2001

 

[4]  GÜNEY Ali – KÖKSAL Fazlı : Denetim Dergisi, Ocak-Haziran 2000

[5] Ülker MAVRAL Karapara Kayıt dışı ekonomi ilişkisi ve Türkiye ye yansımaları  242/ 2001

[6] GÜNEY Ali – KÖKSAL Fazlı : Denetim Dergisi, Ocak-Haziran 2000