DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE YOLSUZLUK

İçinde bulunduğumuz 21.yüzyılda küreselleşme ve globalleşme süreci sonucunda,  Dünya politikası, ekonomisi ve siyasal sistemler üzerinde önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Türkiye’de bu değişikliklerden hem doğrudan hem de dolaylı olarak etkilenmektedir.

Küreselleşme ile birlikte suç alanları da değişmiş, yeni suç ve suç grupları da ortaya çıkmıştır. Organize suç örgütleri ve çeteler, gayri meşru bir güç olarak ülke bürokrasisini, kolluk güçlerini, iş dünyasını, medya ve iletişim araçlarını kontrolleri altına alarak, ülke siyasetinde ve yönetiminde söz sahibi olmaya başlamışlardır. Son yıllarda bu tür örgütlü mali suçlar uluslararası bir boyut kazanmıştır. Uluslararası uyuşturucu trafiği, mafyanın uluslararası bağlantıları ve uluslararası kara para fonları gibi kavramlar mali ve organize suçların da küreselleştiğini göstermektedir.

Yolsuzluk, kara para  ve kayıt dışı ekonominin demokratik hukuk devleti üzerinde olumsuz etkileri vardır. Zira bu tür faaliyetler ile yasalar hiçe sayılmakta, yozlaşma ve haksız rekabet sonucu toplumsal barış zedelenmektedir.

Günümüzde genel anlamıyla yasalara aykırı her türlü faaliyetten elde edilen paraya uluslararası literatürde kara para denmektedir. Uluslararası kara para miktarı öyle büyük boyutlara ulaşmıştır ki; dünyaca Ünlü “The Economist” dergisinde çıkan bir yazıda önlem alınmaz ise 2020 yılında ABD Başkanını mafya seçtirecek dedirtmiştir. Walt Street Journal Gazatesinde çıkan bir makaleye göre “dünya üzerindeki karapara miktarı 700-800 milyar dolar” olarak tahmin edilmektedir. IMF’nin Uluslararası Mali İstatistikler Departmanı ise dünyadaki kara para miktarını 1 Trilyon dolar olarak bildirmektedir.[1]

Ülkemizin son 20 yıldır savaştığı ve çok büyük paralar harcadığı daha önemlisi binlerce insanını kaybettiği terör, 11 Eylül 2001 tarihinde çirkin ve acımazsız yüzünü ABD’de göstermiştir. Bugün için artık kesinleşmiş olduğu üzere, dünyada yükselen terör dalgasının gerisinde uyuşturucu trafiği ve her türlü yasadışı yollardan  elde edilen kara parayı aklamak için oluşturulan uluslararası boyutları bulunan organize suç örgütleri bulunmaktadır.

Uluslararası alandaki bu gelişmelerden ülkemizde fazlasıyla nasibini almış bulunmaktadır. Özellikle Altın Hilal Üçgeni diye bilinen  bölgedeki Afganistan ve Pakistan gibi ülkelerin üretip dünyaya sattıkları uyuşturucunun yol ağında bulunan ülkemiz de bu araştırmamız da ayrıntılı olarak değinileceği üzere, hayali ihracatlar,  bankerlik skandalları, son günlerdeki banka hortumlamaları ve ihale yolsuzluklarıyla, bu alanda dünyadaki gelişmelerden geri kalmamaktadır.

Hatta ülkemizde yaşanan bu tür yolsuzluk olayları eski İçişleri Bakanlarımızdan Saadettin Tantan   tarafından söylenen   “Tapınak Şövalyeleri” ve “Nüfuz Casusları” kavramlarıyla, tanışmamıza da yol açmıştır.

Bu kamuoyunun yeni tanıştığı kavramlardan Nüfuz Casusu ile anlatılmak istenen şey “işadamlarının kamu kurumları içindeki işbirlikçileri idi”. Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün ise bunları kamuda, çalışanların ayrıldıkları yerlerle iş yapan özel sektör kuruluşlarında iki yıl süreyle görev alamayacaklarına dair yasal hüküm olmasına rağmen bu kuruluşlara tepe yöneticisi olan kişiler olarak açıklamış ve tek tek isimlerini saymıştır. Sadettin Tantan 4 Nisan 2001 tarihinde bir televizyon programında Tapınak Şövalyeleri ile “ekonomik gücü ele geçirmek için bürokraside, siyasette, iş dünyasında ve medyada oluşan gizli örgütlenmeyi” kast ettiğini söylemiştir. En üst seviyedeki bir yetkilinin ağzından duyduğumuz bu beyan yolsuzlukla mücadelenin oldukça zor ancak mutlaka başarılması gereken bir savaş olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. [2]

1980'li yıllardan sonra dünyadaki finansal sistemlerin kapalı ekonomiden serbest ekonomiye geçişi, para sistemlerinin konvertbl hale gelmesi ve iletişim teknolojisinin hızla gelişimi ile fonların, ülkeler, hatta kıtalararası akışı hızlanmış; karapara mevzuatının zayıf olduğu ya da karaparayla ilgili hiçbir düzenlemenin bulunmadığı ülkelere doğru para akışı başlamıştır. Suç örgütleri de globalleşen ekonomilere paralel olarak kısa sürede bu duruma uyum sağlamışlardır. Benzetme doğru ise suç örgütleri de kendi aralarında globalleşmişler, faaliyette bulunacakları ülkelerde kendi organizasyonlarını tamamlamışlar, aralarındaki ülke sınırlarını kaldırmışlardır. Dolayısıyla, her ülkenin örgütlü suçlarla, kendi sınırları içerisinde tek başlarına mücadele etmeleri olanaksız hale gelmiştir. Bu nedenle, suç örgütlerinin ekonomik ve mali yönden çökertilmesi, suçluların sınır ötesi takip edilmesi ve yakalanması büyük önem arz ettiğinden ülkeler arasında adli yardımlaşma, çok taraflı ve ikili anlaşmalar çerçevesinde ortak hareket edilmesini zorunlu kılmıştır. [3]

Ülkeler de en az karapara aklayıcılar kadar dayanışma ve işbirliği içerisinde olmalıdır ki etkin bir mücadele yapılabilsin. Aksi halde, her ülkenin tek başına karapara aklayıcılarla mücadele etmesi, baştan beri kaybedileceği belli olan bir mücadeleye girilmesi demektir.

Bu durumda, hiçbir ülkenin kendisini örgütlü suçlardan ve onlarla mücadele etmekten soyutlaması düşünülemez.

Yolsuzlukla ve karaparayla mücadelede uluslararası dayanışma ve işbirliğinin şart olduğunun bilincine varan ülkeler, uluslararası sözleşmeler ve ikili anlaşmalar imzalamışlar ve bunları iç hukuklarına ithal etmişlerdir.

Gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerde, karaparanın aklanmasını engellemeye yönelik önlemler alınmadığından, karaparanın bu ülkelere gitmesi söz konusudur. Bu nedenle karapara aklama uluslararası bir sorundur. Ülkelerin sadece iç mevzuatlarında düzenleme yapmaları yeterli olmadığından uluslararası işbirliğine gidilmiş ve birçok uluslararası ensturman karaparanın önlenmesinde etkili olmuştur.

Yolsuzluk, karapara ve kayıtdışı ekonominin hukuk devleti ve demokrasi üzerinde önemli ölçüde olumsuz etkileri vardır. Zira, bu tür faaliyetler ile yasalar çiğnenerek ekonomik yozlaşma ve hukuksuzluk, haksız kazançlarla haksız rekabet ve toplumsal barışın zedelenmesi sonuçları doğmaktadır.

Ülke ekonomileri için asıl olan, olağan yasal kaynaklarla kalkınmanın sağlanmasıdır. Sayılan bunca olumsuz etkisi muhtemel olan suç kaynaklı fonlar kullanılarak, kalkınmaya çalışan ekonomilerde, krizlerin doğması kaçınılmazdır. Dünyanın bütünleşme süreci içinde bulunduğu aşamada mali suçların da yeni boyutlara ulaştığı bir gerçektir. Mali suçlar belki her ülkede ayrı ayrı olarak bir artış göstermese de, uluslararası boyut kazanmış veya var olan bu boyutunu daha da yaygınlaştırmıştır. Son yıllarda adından daha sık söz ettirmeye başlayan “uluslararası uyuşturucu trafiği”, “mafya” gibi kavramlar, küreselleşme sürecinin oluşturduğu en büyük “yan etki”nin belki de “mali suçların küreselleşmesi" olduğu fikrini uyandırmaktadır

         Uluslararası şeffaflık örgütünün yolsuzluk endeksine baktığımızda, geçiş ekonomileri ile gelişmekte olan ülkelerde ve özellikle fakir Afrika ülkelerinde yolsuzluğun çok yaygın olduğunu görmekteyiz. Ekonomik gelişme bir ülkenin yolsuzluk düzeyini azaltmaktadır. Demokrasinin bütün kurum ve kuralları ile işlemekte olduğu ülkelerde de, yolsuzluk son derece az görülmektedir. 

Son yıllarda Türkiye’nin genel tablosu göz önüne alındığında, kaynağı meçhul olan servetler ve zenginlikler oluşmuş, her düzeyden kamu görevlileri arasında zenginler meydana gelmiş, kayıt dışı ekonomi büyümüş, lüks tüketim artmış, kamu kaynakları kururken hukuk devleti olma yolunda adaletin büyük yaralar almıştır.

2001 yılının başlarında Davos’ta yapılan zirvede yolsuzluk sıralamasında 35 ülke arsından Türkiye 4. Sıraya yükselmiş olup, neredeyse birinci sırada olma yolunda ilerlemektedir. 2000 yılının sonlarına doğru patlak veren yolsuzluk olaylarına her geçen gün yenisi eklenmektedir. Bu durum, Türk halkı üzerinde önemli ölçüde olumsuzluk yaratan önemli bir sorundur. Toplumun bütününe ve devlete ait kaynaklar küçük bir azınlık tarafından haksız bir şekilde tüketilmektedir, daha doğrusu çalınmaktadır. Ülke kaynaklarının fuzulî tüketilmesi sonucu Türk halkı daha fazla vergi ödemek zorunda bırakılmaktadır. Bu durum, bir kısım azınlığın haksız ve sebepsiz bir şekilde zenginleşmesine yol açarken, bir kısım halkın daha da yoksulluğa sürüklenmesine, gelir dağılımın hızla bozulmasına, ülke değerlerinin tüketilmesine, devlete olan güvenin sarılmasına, toplumsal barışın bozulmasına ve zedelenmesine yol açmaktadır.

Türkiye’ye kendi objektifinden baktığımızda 1980’li yıllarda seçilen çıkmaz yolun faturası 2000’li yıllarda kendini göstermiştir. Bu faturanın bedeli de henüz tam olarak ödenmiş değildir. Sistemin en duyarlı organı olan bankacılık kesiminin 1994’den beri ertelenen sorunları dahi yeni yeni gündeme gelmiş durumdadır. Denetim dışına kaçışı meşrulaştıran anlayışlarla yozlaştırılan ekonomik ve siyasal sistemin, bugün göründüğünden daha kapsamlı bir yolsuzluk ekonomisi üretmiş olmasının şaşırtıcı olmaması gerekir.

         1984 yılından beri vergi almak yerine borç almayı tercih eden, bütçe dışı denetimsiz harcama birimlerini üreten, 1989’da gelişmiş ülkeleri dahi önleyecek bir cüret ve süratle sermaye hareketleri üzerindeki tüm denetimi kaldıran ve mali sistemi salt kamu borçlanmasını yüksek reel getiriyle fonlayan hastalıklı bir yapıya iten, kayıt dışı ekonomiyi besleyen, hesapsız zenginleşmeleri teşvik ederken, halkın büyük bir bölümünü mutlak ve göreli yoksulluk sınırına iten gelişmeler Türkiye’yi bugünkü batağın içine taşımıştır.

 Günümüzde, insanların hafızası, her geçen gün yeni bir yolsuzluk operasyonu ile sarsılmakta; Balina, Paraşüt, Bufalo, Beyaz Enerji, Mavi Enerji, Aslıtürk, Kartal, Sis, Hasat, Matador, Fırtına, Hayal, Serhat, Kasırga vb. gibi operasyonlarla ülke gündemi meşgul edilmektedir. Dünyanın değişik yerlerinde, Türkiye ile ilgili olarak  Avrupa Birliği veya Ermeni Soykırımı,Afganistan savaşı gibi ciddi meselelerde kararlar alınırken, devletimizce; bu yolsuzluklar nedeniyle ülke gündemi yeteri kadar takip edilememekte, yolsuzluk ve dolandırıcılık operasyonları peşinde zaman kaybedilmektedir.

Aksi takdirde; yolsuzluk, masum halkı hızla yoksullaştıracak, gelir dağılımındaki dengesizlik hızla artacak, ülke sık sık siyasal ve ekonomik krizlerle karşılaşacak, anayasal düzen bozulacak, toplumsal dengeler sarsılacak, ülkenin güvenliğini tehlikeye girecektir.

Her ülke kendi yozlaşma savaşını yürütebilir ama medya, gümrük, yerel yönetim ve sivil toplum örgütlerinin işbirliği şarttır. Yozlaşmayı hazırlayan nedenler, iş ahlakı ve memurlara ilişkin yönetim kurallarıdır. Zayıf kamu kuruluşlarının güçlendirilmesi, iç ve dış denetimin artırılması, liyakate dayalı bir sistemin yerleşmesi, kamu bilgisine erişim sistemlerinin kurulması ve kamu ve özel sektör arasında sinerjinin oluşturulması gerekmektedir. Yozlaşma sadece iç sorun olarak düşünülmemelidir.

Kamunun düzenleyici ve disipline edici otoritesinin azaldığı ortamlarda suç işleme eğilimi artmakta veya suç işlemesinin engellenmesi amacıyla getirilen tedbirlerin önleyici etkisi zayıflamaktadır. Bu uygulamalarda suç ekonomisinden beslenenlerin güçlenmesine ve toplumda genel kabul görmelerine neden olmaktadır.

Yozlaşan siyasi yapılanmalar, kanunsuzluğun, kötü yönetimin, dolayısıyla kamu idarelerinin yerine mafya gruplarının oluşturduğu illegal örgütlerin almasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Ceza adaletinin yerine getirilmesinde gecikme ve davaların uzaması kadar sosyal yönden zararlı olan ve bir ülkede kanunsuzluk ve suçluluğun yaygınlaşmasına neden olan başka bir etken yoktur. Ceza adaleti hızlı ve etkili olmayınca, cezanın önleyici etkisi ortadan kalkmakta, insanlarda suç işlemekten kaçınma hususundaki hassasiyet yok olmakta ve daha çok suç ile daha çok dava karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bir kısır döngü yaratılmaktadır.

Bu gelişmelerin sorumluluğu sadece bürokrat-siyasetçi ikilisine mal edilmeyecek kadar yaygın olmuştur. Bu bataktan çıkışta, aynı zamanda yaygın bir arınma operasyonu ile mümkün olabilecektir.

Yolsuzluğun ölçülmesi kolay değildir. Sadece rüşvet miktarının ölçülmesi ve dikkate alınması yolsuzluğu olduğundan az gösterecektir. Buna karşılık katı bir şekilde tanıma bağlı kalıp yolsuzluk olarak değerlendirilebilecek her çeşit eylemin ölçülmesi durumunda da yanıltıcı sonuçlar ortaya çıkabilecektir. Yolsuzluk konusundaki ampirik bulgular ya da kanıtlar medya kanallarından, sosyolojik çalışmalardan ve çok sayıda ülke için, "Tranparency International", "Business International" ve "World Competitiveness Report" gibi kaynaklarca oluşturulan yolsuzluk endekslerinden gelmektedir. Bu endeksler yolsuzlukla ilgili veya yolsuzluğun diğer başka değişkenler üzerindeki etkisini ölçmeye yönelik ekonometrik çalışmalarda da sıkça kullanılmaktadır. Söz konusu endeksler arasında en yaygın olarak kullanılanlardan biri "Tranparency International" (Uluslararası Saydamlık) kurumu tarafınca oluşturulan "Yolsuzluk Algılaması Endeksi"dir (Corruption Perceptions Index – CPI). Aşağıda bu endeksin 2002 yılına ait olmak üzere çeşitli ülkeler için hesaplanan değerleri yer almaktadır. Yolsuzluk Algılaması Endeksi değeri (CPI değeri) 0 ile 10 arasında değerler almaktadır. 10 değeri yolsuzluğun düzeyinin sıfır olması anlamına gelirken 0 değeri ise yolsuzluğun olabilecek en yoğun bir şekilde yaşandığını göstermektedir. Tablodan da görüldüğü gibi ülkeler için hesaplanan endeks değerleri bu iki aşırı uç arasında yer almaktadır. Endeks değerleri, iş dünyasının, akademisyenlerin ve risk analistlerinin ülkedeki yolsuzluğa ilişkin görüşlerine (algılamalarına) dayanmaktadır. Tabloda yer alan standart sapma değerleri bu görüşler arasındaki değişkenliğin bir ölçüsüdür. Minimum ve maksimum değerler ise değişik kaynaklardan elde edilen görüşler arasındaki en düşük ve en yüksek değerleri göstermektedir. Tablodan görüldüğü gibi Finlandiya 9,7 endeks değeri ile yolsuzluğun en az olduğu ülke, Bengladeş ise 1,2 endeks değeri ile yolsuzluğun en fazla olduğu ülkedir. Türkiye ise 3,2 endeks değeri ile 64. sıradadır ve dolayısıyla yolsuzluğun en üst düzeyde olduğu ülkeler arasındadır. Bu gibi endeksler, bir ülkedeki yolsuzluğun derecesi hakkında fikir verebilirler. Ancak unutulmaması gereken bir nokta, bunların gerçek yolsuzluğun derecesini değil, bu konudaki "algılamayı" yansıtan endeksler olduğudur.